Kategori

Aurflix

3 yazı
Vahşinin Kalbi

Vahşinin Kalbi

Kendime pazartesi günlerini, sinema varsa sinema, tiyatro varsa tiyatro günü yapmaya karar verdim. Hem haftanın stresinden biraz olsun kurtulmak hem de dijital yayın platformları hayatımıza girdiğinden beri sinemanın pabucu dama atılmış gibi hissettiğim için… Eskiye olan bağlarımı korumaya inanıyorum. Biraz da bunun için.

Bugün izlediğim film, Brad Pitt’in başrolde olduğu Vahşinin Kalbi (Heart of the Beast).

Öncelikle, bir filmin ilk sahnesinde Paramount yazısını görüyorsak o filmin kötü olmayacağını hepimiz biliyoruz, değil mi? İşte bu da o filmlerden biri.

Ama baştan söyleyeyim: Bu filmi herkesin mutlaka izlemesi gereken bir başyapıt olarak değil, keyifli bir film akşamında izlenebilecek güzel bir çerezlik olarak öneriyorum.

Filmin konusu, emekli başçavuş James Belmont ve emekli özel kuvvetler köpeği Odin’in bir uçak kazasından sonra Alaska’nın vahşi ve ıssız doğasında yapayalnız kalması. İlk bakışta bir hayatta kalma filmi gibi görünse de aslında anlatmak istediği şey bundan biraz daha farklı.

Spoiler içerir! Filmin detaylarından bahsedeceğim, sonradan kızmak yok.

Ben hayatta kalma filmlerini çok seven ya da özellikle tercih eden biri değilim. Çünkü film izlemek benim için biraz da filmin içinde olmak demek. Birilerinin hayatta kalmaya çalışmasını izlemek beni inanılmaz strese sokuyor. Bir noktadan sonra izlediğim şeye sinirlenmeye başlıyorum. Bu filmle birlikte sanırım hayatımda ikinci kez bir hayatta kalma filmi izlemiş oldum.

Filmin başında James ve Odin’in hikâyesini az da olsa öğreniyoruz. Alaska’da bir yere uçaklarıyla gidip kamp yapıyorlar. İkisi de savaşa katılmış ve savaşın travmalarını hâlâ taşıyor. Kabuslar görüyorlar, korkuyla uyanıyorlar.

Yanlış duymadınız, Odin de kabus görüyor.

Bir hayvansever olarak köpeği resmen içime sokmak istedim. Zaten insanın içini eriten bir köpek, bir de yaşadığı travmaları görünce ona sarılıp bütün dertlerini çözmek istiyorsunuz.

Düşman askerlerden biri Odin’in ağzına tuğlayla vurarak dişlerini kırmış. Bu yüzden dişleri titanyumdan. Üstelik ön bacaklarından biri de yok ve kendisine özel bir protez bacak yapılmış. Buna rağmen istediği gibi koşturuyor. Kısacası Odin, bütün yaşadıklarına rağmen hayata tutunmaya devam ediyor.

James ve Odin’in birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını filmin sonuna kadar görüyoruz. Ama aralarındaki ilişki yalnızca bir askerle köpeğinin ilişkisi değil. Birbirlerinin travmalarına tanıklık etmiş, birbirlerine güvenmeyi öğrenmiş iki yol arkadaşı onlar.

Fırtınanın yaklaştığını anlayınca uçakla uzaklaşmaya çalışıyorlar. Ancak James uçağı kullanırken kalp krizi geçiriyor ve irtifa kaybediyor. Yere doğru çakılırken Odin’in bulunduğu kapı açılıyor, Odin uçaktan dışarı fırlıyor ve James’le uçak gölün dibini boyluyor.

James tabii ki hayatta kalıyor. Odin’i bulduktan sonra ikisi de ellerinde hiçbir şey olmadan yola devam etmek zorunda kalıyor. Ellerindeki haritadan asfalt yolu bulup kilometrelerce yürümeleri gerekiyor.

Ama vahşi doğa…

Önlerine ayı çıkıyor, kurtlar saldırıyor, yükseklerden düşüyorlar, yaralanıyorlar. Her adımda biraz daha tükeniyorlar. Ve hedeflerine çok az bir mesafe kala birbirlerine veda etmek zorunda kalıyorlar.

Filmin son dört dakikasını ağlayarak geçirdim.

Evet, bildiğiniz ağlayarak. Hani bazı filmlerde ağlarsınız ama bir yandan da kendinize “Tamam, sakin ol, alt tarafı film,” dersiniz ya… İşte o hesap. Ama bazen bir hikâyenin kurgu olduğunu bilmek, hissettirdiklerini daha az gerçek yapmıyor.

Son yıllarda izlediğim yapımlarda gerçeklikten uzak detaylara sık sık rastladığım için bu filmdeki bazı tercihler özellikle hoşuma gitti. Bir anda “Bu nereden çıktı şimdi?” dediğimiz, hikâyenin içine gökten düşmüş gibi yerleştirilen kamp malzemeleri ya da sağlık ekipmanları yok. Sürekli devam eden, bir noktadan sonra insanı yoran kurtulma-kurtulamama döngüsü de yok. Gereksiz diyaloglar ve tartışmalarla hikâyeyi uzatmaya çalışmıyor.

Hayvanların davranışları da oldukça doğal hissettiriyor. Üstelik film görsel açıdan tam bir şölen. Alaska’nın o uçsuz bucaksız doğası bir yandan büyüleyiciyken bir yandan da insanın ne kadar savunmasız olduğunu hatırlatıyor.

Filmin sonunda verilen bilgi de ayrıca dikkatimi çekti. Savaşlarda yıllar boyunca köpeklerin insanların hayatlarını kurtardığı, ancak emekli olduktan sonra bu köpeklerin yalnızca bir kısmının huzurlu bir yuvaya kavuşabildiği anlatılıyor. Yani film, hikâyesini bitirirken bizi gerçek hayattaki bir meseleyle de baş başa bırakıyor.

James, film boyunca yalnızca asker olmayı bilen bir adam gibi görünüyor. Odin ise ona güvenmeyi, inanmayı ve karşılık beklemeden sevmeyi öğretiyor. Belki de filmin asıl meselesi tam olarak bu: Bazen hayatta kalmak için yalnızca güçlü olmak yetmiyor. Güvenmeye, bağ kurmaya ve sevildiğini bilmeye de ihtiyaç duyuyorsunuz.

Uzun zamandır bu kadar içime dokunan bir film izlememiştim.

Bir de öğrendiğimde beni gülümseten bir detay var: Filmde yalnızca üç insan ve bir köpek varmış gibi görünse de zorlu sahnelerde Odin’i canlandıran üç dublör köpek kullanılmış. Üstelik üçü de birbirinin kardeşiymiş. Bunu öğrenince ayrı bir mutlu oldum. Düşünsenize, Odin’in bütün o maceralarını aslında üç kardeş paylaşmış.

Sonuç olarak, herkese öneriyorum. Özellikle köpekleri sevenlerin kendilerini hazırlamasını tavsiye ederim. Mendillerinizi de yakınınızda tutun, benden söylemesi.

IMDb puanı 7,2 olabilir ama benim puanım 10/10.

Xoxo.

Sultana - Bu sefer Ben Ölmedim

Sultana - Bu sefer Ben Ölmedim

Sultana — Film Eleştirisi

Öncelikle Türkiye'de böyle cesur bir iş yaptıkları için tebrik etmek istiyorum.

Filmi fragmanını ya da konusunu okumadan, sadece sosyal medyada gördüğüm küçük eleştiriler ve reklamlardan tanıdım. İyi ki önceden izlememiş ve hakkında hiçbir şey okumamışım. Benim için güzel bir sürpriz oldu.

Film, Taksim'de Sultana adlı bir pole dance kulübünde geçiyor. Pole dance deyince biraz daha cool ve rahat bir işletme zannettiniz tabii ama aslında klasik pavyondan pek bir farkı yok.

Hırslı, içten içe hüzünlü ve erkek egemenliğine yenilmiş kadınların olduğu; erkeklerin cinsel dürtülerini uyandırıp paralarını aldıkları ve yine tecavüzü, tacizi normalleştirebilen, sadece parasına bakan erkekler tarafından yönetilen bir yer.

Böyle düşününce insan, "Of, yine aynı dramayı izleyeceğiz." diye düşünüyor.

Ama öyle olmadı.

Filmin başında kadın dayanışmasını görüyorsunuz. Yeni gelen kadını içlerine alıyorlar, kendilerini tanıtıyorlar. Fakat hikâyenin içine girdikçe aslında burada bir sürü farklı hayatın ve hikâyenin geçtiğini, kadınların kendi aralarında da hırslarının ve çatışmalarının olduğunu görüyorsunuz.

Hikâyenin anlatılış biçimini oldukça başarılı buldum.

Sadece bir konuda daha fazlasını isterdim: Pole dance gösterileri sırasında kendi yazdıkları ve söyledikleri şarkılara playback yaparak performans sergiliyorlardı. Şarkı seçimlerini ve sözlerini beğensem de bunların filme istediğim yüksekliği vermediğini düşünüyorum.

Tanıdığımız, bildiğimiz oyuncuları striptiz ve pole dance yaparken izliyorsak, şarkıların da biraz daha güçlü ve yükseltici olmasını isterdim. Filmin sakinliğini biraz olsun kırabilir ve o sahnelere daha fazla enerji katabilirdi.

Oyunculuklar

Tuba Büyüküstün ve Derya Pınar Ak'ın oyunculuklarının yanında, en beğendiğim ve açık ara favori karakterim Tülay oldu. Seray Kaya karakteri gerçekten çok iyi taşımış.

Tülay'ın o bad bitch görüntüsünü vermesi, kendi hırslarına yenik düşmesi ve bütün bunların altında gizli gizli özgür olma arzusunu taşıması bana çok iyi geçti.

Kıyafetler, oyuncularımızın güzelliği ve danslar da ayrıca çok güzeldi.

Filmin sonlarına doğru asıl vermek istediği mesajı anlamaya başlıyorsunuz:

Sistem hatalı. Kadınlar birbirlerine destek olmalı.

Filmde bir tecavüz sahnesine de yer verilmiş. Tecavüze uğrayan kadının "Bu sefer ben ölmedim." cümlesini kurduğu sahne, filmin toplumsal mesajını en güçlü şekilde verdiği anlardan biriydi. Benim de en beğendiğim sahnelerden biri oldu.

Bir diğer sevdiğim sahne ise Anna'nın, yani Derya Pınar Ak'ın, baş dansçı pozisyonunu aldığı sahneydi.

Meral (Tuba Büyüküstün), sistemin yine aynı olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve Anna'nın bunu anlamadığını düşünüp sahneden çıkıyor.

Ben de gerçekten Anna'nın hiçbir şeyi anlamadığını düşünmüştüm.

Ta ki sonraki sahnelerde aslında her şeyi anladığını ve sistemin tamamını çökerttiğini görene kadar.

Body shaming meselesi

Filmde body shaming meselesinin tamamen ortadan kaldırılmış olmasını ayrıca çok beğendim.

Normalde striptiz, pole dance gibi performansları sergileyen kadınların güzel, alımlı, seksi ve zayıf olması gerektiğine dair bir algı var.

Burada ise kadınların hepsi aynı kalıptan çıkmıyor.

Evet, seksiler.

Ama aynı zamanda balık etliler, kısalar, anneler, özgüvensizler, hırslılar, kırılganlar...

Ve bütün bunlar onları daha az kadın, daha az çekici ya da daha az güçlü yapmıyor.

Bunu görmek güzeldi.

Ve o son sahne...

Filmin son sahnesinde kadın kahramanlarımızı bir barda içkilerini tokuştururken görüyoruz.

İlk anda "Tamam, böyle bitecek. Mutlular, kurtuldular, artık özgürler." diye düşünüyorsunuz.

Sonra...

Kızlar ERKEK STRİPTİZ KULÜBÜNE gitmişler.

Bakın, o kadar keyiflendim ki size anlatamam.

Gerçekten sesli bir şekilde kahkaha attım.

Çünkü ister kabul edin ister etmeyin, erkek egemenliğinin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Erkeklerin yapabildiği pek çok şeyi kadınlar da yapmaya başladı.

"Sistem yine aynı sistem." deyip peşlerinden gitmediğimiz bir zamandayız artık.

Yavaş yavaş daha fazla kadın gözlerini açıyor.

Bu film de gözlerini henüz açmayanlara gelsin diyelim.

Benim puanım:

Sultana — 8/10

Benim Adım Aylamaz

benim adim alyamaz

Diziyi tam iki günde bitirdim. Zamanım olsaydı on bölümü de tek günde izleyebilirdim.

İlk dikkatimi çeken şey ise dizinin adı oldu. "Aylamaz" ismi, kökleri köylere dayanan bir karakteri çağrıştırıyordu. Buna rağmen Aylamaz karakteri, kırsal insanlara atfedilen sıcaklık ve samimiyetten ziyade daha soğuk, duygularını göstermeyen ve heyecansız bir yapıya sahipti.

İlk bölümlerde izlemekten çok keyif aldığımı söyleyemem. Karakterlerin ve olayların daha çok şehir insanının bakış açısından işlendiğini düşündüm. Ancak hikâye aynı zamanda merak duygusunu canlı tutmayı başarıyordu. Dizinin merkezine bir çiçeğin yerleştirilmiş olması ise benim için beklenmedik ve ilgi çekici bir detaydı.

Hikâyenin Makedonya'da geçmesi bana çocukluğumun ve gençliğimin unutulmaz dizilerinden olan Elveda Rumeli'yi hatırlattı. Üstelik kadroda Erman Saban, Suzan Kardeş ve benim için her zaman ayrı bir yeri olan Filiz Ahmet'in bulunması bu hissi daha da güçlendirdi. Şiveleri, konuşma biçimleri ve karakterlere kattıkları sıcaklık dizinin atmosferini önemli ölçüde zenginleştiriyordu.

Bence dizi iki temel fikir üzerine kurulmuş. Birincisi, inancın insanı en karanlık anlardan bile çıkarabilecek bir güç olması. İkincisi ise önyargılar, katı gelenekler ve birbirine tamamen zıt yaşam biçimleri.

Kırsal kesimin geçmişten gördüğünü sürdürmeye eğilimli olması ve yeniliğe mesafeli yaklaşması kadar, şehir insanının da empati kurmak yerine kendi doğrularını başkalarına kabul ettirmeye çalışması eleştiriliyor.

Dizinin genel atmosferi, oyunculukları, hikâyesi, küçük mizah anları ve düşündüren sahneleri oldukça başarılıydı. Uzun zamandır bir yapım bana bu kadar sıcak ve samimi hissettirmemişti. Bu nedenle hikâyenin 10 bölümle sınırlı kalmaması ve ikinci sezonunun gelmesi gerektiğini düşünüyorum.

Puanlama yapacak olursam 10 üzerinden 9 verirdim. Tek puanı kırma sebebim bazı animasyon ve görsel efektlerin günümüz standartlarının gerisinde kalmış olması. Bunun dışında izlerken keyif aldığım, karakterleriyle bağ kurabildiğim ve bitince aklımda kalan bir yapım oldu.