Aurflix

Vahşinin Kalbi

Vahşinin Kalbi Kendime pazartesi günlerini, sinema varsa sinema, tiyatro varsa tiyatro günü yapmaya karar verdim. Hem haftanın stresinden biraz olsun kurtulmak hem de dijital yayın platformları hayatımıza girdiğinden...

Vahşinin Kalbi

Vahşinin Kalbi

Kendime pazartesi günlerini, sinema varsa sinema, tiyatro varsa tiyatro günü yapmaya karar verdim. Hem haftanın stresinden biraz olsun kurtulmak hem de dijital yayın platformları hayatımıza girdiğinden beri sinemanın pabucu dama atılmış gibi hissettiğim için… Eskiye olan bağlarımı korumaya inanıyorum. Biraz da bunun için.

Bugün izlediğim film, Brad Pitt’in başrolde olduğu Vahşinin Kalbi (Heart of the Beast).

Öncelikle, bir filmin ilk sahnesinde Paramount yazısını görüyorsak o filmin kötü olmayacağını hepimiz biliyoruz, değil mi? İşte bu da o filmlerden biri.

Ama baştan söyleyeyim: Bu filmi herkesin mutlaka izlemesi gereken bir başyapıt olarak değil, keyifli bir film akşamında izlenebilecek güzel bir çerezlik olarak öneriyorum.

Filmin konusu, emekli başçavuş James Belmont ve emekli özel kuvvetler köpeği Odin’in bir uçak kazasından sonra Alaska’nın vahşi ve ıssız doğasında yapayalnız kalması. İlk bakışta bir hayatta kalma filmi gibi görünse de aslında anlatmak istediği şey bundan biraz daha farklı.

Spoiler içerir! Filmin detaylarından bahsedeceğim, sonradan kızmak yok.

Ben hayatta kalma filmlerini çok seven ya da özellikle tercih eden biri değilim. Çünkü film izlemek benim için biraz da filmin içinde olmak demek. Birilerinin hayatta kalmaya çalışmasını izlemek beni inanılmaz strese sokuyor. Bir noktadan sonra izlediğim şeye sinirlenmeye başlıyorum. Bu filmle birlikte sanırım hayatımda ikinci kez bir hayatta kalma filmi izlemiş oldum.

Filmin başında James ve Odin’in hikâyesini az da olsa öğreniyoruz. Alaska’da bir yere uçaklarıyla gidip kamp yapıyorlar. İkisi de savaşa katılmış ve savaşın travmalarını hâlâ taşıyor. Kabuslar görüyorlar, korkuyla uyanıyorlar.

Yanlış duymadınız, Odin de kabus görüyor.

Bir hayvansever olarak köpeği resmen içime sokmak istedim. Zaten insanın içini eriten bir köpek, bir de yaşadığı travmaları görünce ona sarılıp bütün dertlerini çözmek istiyorsunuz.

Düşman askerlerden biri Odin’in ağzına tuğlayla vurarak dişlerini kırmış. Bu yüzden dişleri titanyumdan. Üstelik ön bacaklarından biri de yok ve kendisine özel bir protez bacak yapılmış. Buna rağmen istediği gibi koşturuyor. Kısacası Odin, bütün yaşadıklarına rağmen hayata tutunmaya devam ediyor.

James ve Odin’in birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını filmin sonuna kadar görüyoruz. Ama aralarındaki ilişki yalnızca bir askerle köpeğinin ilişkisi değil. Birbirlerinin travmalarına tanıklık etmiş, birbirlerine güvenmeyi öğrenmiş iki yol arkadaşı onlar.

Fırtınanın yaklaştığını anlayınca uçakla uzaklaşmaya çalışıyorlar. Ancak James uçağı kullanırken kalp krizi geçiriyor ve irtifa kaybediyor. Yere doğru çakılırken Odin’in bulunduğu kapı açılıyor, Odin uçaktan dışarı fırlıyor ve James’le uçak gölün dibini boyluyor.

James tabii ki hayatta kalıyor. Odin’i bulduktan sonra ikisi de ellerinde hiçbir şey olmadan yola devam etmek zorunda kalıyor. Ellerindeki haritadan asfalt yolu bulup kilometrelerce yürümeleri gerekiyor.

Ama vahşi doğa…

Önlerine ayı çıkıyor, kurtlar saldırıyor, yükseklerden düşüyorlar, yaralanıyorlar. Her adımda biraz daha tükeniyorlar. Ve hedeflerine çok az bir mesafe kala birbirlerine veda etmek zorunda kalıyorlar.

Filmin son dört dakikasını ağlayarak geçirdim.

Evet, bildiğiniz ağlayarak. Hani bazı filmlerde ağlarsınız ama bir yandan da kendinize “Tamam, sakin ol, alt tarafı film,” dersiniz ya… İşte o hesap. Ama bazen bir hikâyenin kurgu olduğunu bilmek, hissettirdiklerini daha az gerçek yapmıyor.

Son yıllarda izlediğim yapımlarda gerçeklikten uzak detaylara sık sık rastladığım için bu filmdeki bazı tercihler özellikle hoşuma gitti. Bir anda “Bu nereden çıktı şimdi?” dediğimiz, hikâyenin içine gökten düşmüş gibi yerleştirilen kamp malzemeleri ya da sağlık ekipmanları yok. Sürekli devam eden, bir noktadan sonra insanı yoran kurtulma-kurtulamama döngüsü de yok. Gereksiz diyaloglar ve tartışmalarla hikâyeyi uzatmaya çalışmıyor.

Hayvanların davranışları da oldukça doğal hissettiriyor. Üstelik film görsel açıdan tam bir şölen. Alaska’nın o uçsuz bucaksız doğası bir yandan büyüleyiciyken bir yandan da insanın ne kadar savunmasız olduğunu hatırlatıyor.

Filmin sonunda verilen bilgi de ayrıca dikkatimi çekti. Savaşlarda yıllar boyunca köpeklerin insanların hayatlarını kurtardığı, ancak emekli olduktan sonra bu köpeklerin yalnızca bir kısmının huzurlu bir yuvaya kavuşabildiği anlatılıyor. Yani film, hikâyesini bitirirken bizi gerçek hayattaki bir meseleyle de baş başa bırakıyor.

James, film boyunca yalnızca asker olmayı bilen bir adam gibi görünüyor. Odin ise ona güvenmeyi, inanmayı ve karşılık beklemeden sevmeyi öğretiyor. Belki de filmin asıl meselesi tam olarak bu: Bazen hayatta kalmak için yalnızca güçlü olmak yetmiyor. Güvenmeye, bağ kurmaya ve sevildiğini bilmeye de ihtiyaç duyuyorsunuz.

Uzun zamandır bu kadar içime dokunan bir film izlememiştim.

Bir de öğrendiğimde beni gülümseten bir detay var: Filmde yalnızca üç insan ve bir köpek varmış gibi görünse de zorlu sahnelerde Odin’i canlandıran üç dublör köpek kullanılmış. Üstelik üçü de birbirinin kardeşiymiş. Bunu öğrenince ayrı bir mutlu oldum. Düşünsenize, Odin’in bütün o maceralarını aslında üç kardeş paylaşmış.

Sonuç olarak, herkese öneriyorum. Özellikle köpekleri sevenlerin kendilerini hazırlamasını tavsiye ederim. Mendillerinizi de yakınınızda tutun, benden söylemesi.

IMDb puanı 7,2 olabilir ama benim puanım 10/10.

Xoxo.